Elektrik kokmaya başladı ruhlarımız teknoloji yüzünden. Yıllardır sinsice ilerliyor içimizde, yayılıyor yararlı bir şey gibi gösterip kendini. Kandırıyor yüzlerce, binlerce, milyonlarca insanı. Radyasonu altıncı his olarak algıladığımızdan mıdır bilinmez, kendimizi uzaklaştıramıyoruz kendisinden…
Küçük yaşlarda başladık bilgisayar kullanmaya. İlk önce oyun oynandığını düşündük sadece, 10 yaşındaydık çünkü. Tomb Raider’ın tüm bölümlerini oynayıp bitirmiştik. Ödevler vardı yapılması gereken, ama ne de olsa ilkokul üçüncü sınıfta yapılmayan ödevin bir zararı olmazdı. Beşinci sınıfta ise öğretmen cetvelinin sızısı dinmeden klavyede unutuverirdik parmaklarımızı. Babamız kızıp bilgisayarın fişini çektiğinde kaçacak başka bir yer vardı: televizyon. Onda bulduk kendimizi, yalnızlıktaki eğlencemizi. Komşular hal hatır sormaya değil, birlikte pembe diziyi izlemeye gelir oldu. 90’lardaki siyah beyaz televizyonlar içimizi karartmaya başladığında renkli televizyonlar hayatımıza renk katıyormuş gibi geldi. Aldık cebimizdeki tüm parayla. Ve elektrikler kesildiğinde her şey normale döndü diye düşünemeden “sizde de elektrikler kesildi mi?” diye bir ses, ahizenin diğer ucunda. Dakikalar süren telefon konuşmaları ahizeden çıkıp mini cep telefonlarına kadar uzadı. Bitmek bilmedi dırdırlar, gereksiz harcamalar. Parayla birlikte kendimizi harcar olduk… Kendi kendimize bir imaj çizdik, teknolojiye paralel olarak. Önce televizyon şart oldu, sonra telefon ve ardından bilgisayar. Bizler sonu gelmeyecek bir şekilde ilerlerken, internet bu üçünü kapsar hale geldi. Gözümüzü kapattığımızda bile renkli bir dünya görür olduk: telefonun ucunda uyuya uzaktaki sevgililer, iş çıkışı kamera açtırmak için can atanlar, arkadaşlarıyla sabahlayana dek oyun oynayanlar, dizisini izlemek için neler olduğunu bile bilmediği haber saatinin bitmesini dört gözle bekleyenler…
Kendimizi öyle bir yere sürüklemişiz ki, şimdi her şeyi terkedip başa dönebilmek neredeyse imkansız. Telefon gözlerimiz, internet sözlerimiz, televizyon özlemimiz oldu: Kapatılamayan yorgun gözler, söylenemeyen sözler ve saati beklenemeyen sahte kavuşmalar…
Ne mutlu bu rüyanın içinde olmayıp elle ve elde tutulur mutlulukları yaşayabilenlere. Radyasyondan uzak bu insanların elini öpmenin verdiği huzur bayramlardan taşıp içimize akabilse keşke. Tüm saflıkları, bizim cahiliyet damgasını vurabileceğimiz teknolojiyi bilmemek ve yaşamamak. Şimdi bulunduğunuz yerde etrafınıza bakın ve bir düşünün. Onlar mı “saf” yoksa biz mi?