blog anasayfa

  • duyuru (9)
  • emincan ve kamil (10)
  • genel (4)
  • günlük (14)
  • kompozisyon (32)
  • köşe yazısı (10)
  • msn röportajları (5)
  • neriman ile rahmi (2)
  • şiir (11)
  • teknoloji (6)
  • video (8)
  • yemek tarifi (2)
  • Posts Tagged ‘kuzey anadolu’



    Hayat demişken… Merhaba diyemiyor ve gözlerinizi açamıyor olsanız bile, hatta ilk çığlığınız yakarış dolu olsa da dünyaya gelmek o an aklınıza gelecek olan son pişmanlık olur.

    Pişmanlık demişken… İlk nefesin ardından yıllar geçince son nefese hayranlık duymaya başlarsınız. Ergenlik yıllarına doğru yol alırken ebeveynlerin en kötü hediyesinin sizi dünyaya getirmek olduğunu düşünürsünüz.

    Hediye demişken… Bahsi geçen dönemlerde ummadığınız bir isyanın doğurganlığı günlerce başından ayrılamayacağınız veya yanınızdan hiç ayırmayacağınız bir hediye olur. En sevdiklerinizden birinden gelmiş olacaktır muhtemelen. Bakış açınız değişmeye başlar bu sefer. Hem sizi sevenlere hem sevdiklerinize değer vermeye başlarsınız.

    Değer demişken… Manevi olgulardan uzaklaşıp maddi olgulara daha çok değer vermeye başlarsınız. Çünkü hayatın öyle olduğunu, nefes alabilmek için oksijene değil oksijen tüpüne ihtiyaç olduğunu düşünürsünüz. Daha iyi yerlere gelebilmek veya daha çok kazanabilmek için çabanızı ikiye, üçe katlarsınız.

    Çaba demişken… Farkedilmek için elinizden geleni yaparken birileri ardınızda kalmak zorunda kalacaktır bazen, ama bireysel başarılarda ise aksine önünüzde veya arkanızda değil, yanınızda olanlar çabanızı takdir edecektir. Sizi istemeyen veya daha katı haliyle çekemeyen insanların bakışlarının hapsinde ödüllendirileceksiniz.

    Ödül demişken… Şimdi hayat hiç başladığı gibi değildir. ‘Bay’ veya ‘bayan’ ile ödüllendirilmiş, zirveye hızla tırmanıyorsunuzdur. Her şey size gittikçe basit gözükmeye başlamıştır ve nefes alış verişiniz heyecanını kaybetmiştir. Zirveye ulaştığınızda paraşütünüz olacak ideallerinizden ödün vermeye başladığınızda bir şeyler değişmeye başlayacaktır.

    Ödün demişken… Eskisi gibi değildir artık hiçbir şey. İdeallerinizden ödün verdiğiniz anda içinizdeki azmi dolarlara hapsetmiş veya elinizdeki dolarları kaybetmiş olursunuz. Tek sebebi içinizdeki birikimi yanlış kullanmak, belki de hiç kullanmamak olacaktır.

    “Ölüm demişken” diyemeden, her şey sona gelmeden başa dönmek zorunda kaldığınızda bu sefer pişmanlığı ailenize olan öfkenizden değil, kendinize olan öfkenizde bulursunuz. Ne yazık ki sizi ödüllendirecek kimse olmayacaktır. Fakat sakız fallarından haber beklemenize gerek yok. Geleceğinizi geçmişe özenecek biçimde şekillendirmeyin. Elinizdekilerin değerini, çabanızla ödün göstermeden bilin.

    Sevgiler.

    [Kuzey Anadolu Gazetesi, sayı 406]



    Bugün, uzun bir aradan sonra ilk kez çimenlerde yürüdüğümü farkettim. Eğip başımı, ayaklarıma baktım: Meğer yağmur yağmış, ıslanmışım. En son ne zaman doya doya yağmurda ıslandığımı unutmuşum. Çünkü ‘eğlence’yi dört duvar arasında sıkıştırmaya başlamışım çoğu insan gibi. Gezdiğimiz veya buluştuğumuz yerler dahi artık neredeyse gökyüzünü göremeyecek hale geldi. Alışveriş merkezleri, kafeler, restorantlar, hatta tarihi mekanlar. Özgürlüğe hapsediyoruz kendimizi…

    Hatırlıyorum, küçükken hiç hoşlanmadığım piknikler vardı, büyüdüğüm konağın etrafında ağaçlara tırmanan, koşan küçük çocuklar vardı. Şimdi bu küçük ilçenin çocukları internet kafelerde veya alışveriş merkezlerinde teknolojinin ‘nimetlerini’ eğlence olarak benimsiyor. Hala pikniklere gidenler var elbet, ne mutlu onlara…

    Doğanın göbeğinde yaşarken, oksijenin tadını dahi hissedebilirken, apartman yığınlarının ortasına gidince her şeyin değiştiğini farkedebiliyorsunuz. Farklı insanlarla birlikte farklı ilişkilere şahit oluyorsunuz. Tanıdığınız, bildiğiniz samimi, sıcakkanlı insanların menfaatçi ve içten pazarlıklı hale bürünüp farklı bedenlerde etrafınızda dolaştığını hissedince büyümemiş olmayı diliyorsunuz…

    Bazı insanların içindeki kıvılcım sönmemiş olsa da genellemeye maruz bırakan insanların yüzünde monotonluğun sıkkınlığı yansımaya başlıyor. Her sabah dile getirilen ‘günaydın’lar prosedür gereği gibi seslendiriliyor. Tebessümler sadece insanlar yanlarından geçene kadar asılı kalıyor yüzlerinde. Ve aynı heyecanla ‘iyi geceler’…

    His’matikten çıkıp sistematik bir dünyanın içinde insanlar duygularını gerektiği anda kullanılması gereken araçlar olarak algılıyor. Artık refleksler körelmiş halde, büyük şehirlerde. Sevgiler sadece ‘birinci dereceye’ gösterilebiliyor ve çekim güçlerini kaybetmiş şekilde güçlendirilmeyi bekliyor. Çünkü kimse kimseye güvenemiyor veya kimse birbirini tanımıyor. Herkesin içinde bir ‘belki’ yatıyor, önyargılar çoğaldıkça insanlar kendi içlerine kapanıyor. Betonarme yapılarda ilişkiler kurmaya çalışıp ‘karın tokluğunu’ veya ‘para’yı tek bir amaç olarak görmeye başlayan insanlar betornarme yüzler haline geliyor…

    Duvarın rengini değiştirmek şeklini değiştirmiyor malesef. Şeklini değiştirecekseniz sıkıldığınız hayatın eğer, bir şeyleri feda etmeniz gerekebilir. Belki birkaç tuğlayı, kim bilir. Ama içinizde bir pencere varsa eğer, perdenizi kaldırıp güneşin doğuşunu izleyin: gözleriniz ya kamaşacak ya da kör olacak, ama yine de denemeye değer. Ucunda ölüm yok ya…

    Sevgiler.



    Küçükken adını bilmediğim bir adamın konserine gitmiştim belediye binasında. Boynunda peştemali ve elinde sazı vardı. Sesi kalın ve kendinden emindi. Konseri elini kaldırıp selamlayarak terk ettiğinde onu alkışlayanların hepsi Türk’tü. Bir Kürt, sesiyle ve müziğiyle Türkiye’de her eve girmişti o zamanlarda: Ahmet Kaya. Takdiri sadece Kürtlerden değildi, ta ki pervasız kardeş kavgasına ortak olana dek.

    Bir davası vardı diye düşünürdüm öncesinde; davası özgürlüktü sanardım herkes gibi, her Türk gibi. Meğer kendi kurdukları mahkemenin sanıkları Türkmüş. Yıllarca aynı kültürü paylaştıkları, aynı buğdayı eledikleri toprakta hepsi için idam cezası verilmiş düşüncelerinde, idam tahtası bulmak için kardeşler dağa sürüklenmiş sebebi yokken.

    Bu gerçeği öğrendiğim yaşlarda birçok Kürt arkadaşım vardı. Önce sağıma baktım, Kürt ve Türk kardeş sandım. Sonra soluma baktım, Kürtler kalleş sandım. Büyüyünce öğrendim gerçeği, aslında Kürtler düşman değilmiş, dağlardaki Kürtler kalleşmiş.

    Şimdi etrafımdaki Kürt arkadaşlarımdan bazıları, PKK’nın dağdaki çobanlarını kardeş bellemiş. “Onlar da bizim gibi Kürt” diye başlayıp “kötü yolda olsalar bile” diye bitirdikleri cümlelerde pişmanlığın ses tonu yankılanıyor. Sonra cevap veremeyeceği bir cevap ya da bir sual: “Eğer onlar senin kardeşinse, ben neyinim?”

    Sessizlik… Kimse bilmiyor artık neyin doğru olduğunu, neyin yanlış olduğunu. Gidenlere gel deseler de dinlemeyeceklerini biliyorlar. Çünkü bilinçsiz düşüncelerinde geçmişin çiğnenmesini isteyen Amerika ve türevlerinin varlığından habersiz, zaten kendilerinin yaşadığı toprakta toprak kavgasıyla toprağa giriyorlar.
    İstenen gayet açık: Türkiye’nin büyük bir kısmını oluşturan Kürtler, Türkleri düşman olarak kabul ettiğinde BİZİ birbirimizden ayırıp ‘köpeklere’ peşkeş çekmek. İtin tasması elinde, topraklarımızda dolaşıyor…

    Sesi çıkan, karşı gelen ve doğruyu bilen Kürtler kamçılanıyor, tehdit ediliyor. Aynı kişiler bizi Kürtlerle kan davalı yapmak için ellerinden geleni yapıyor. Sonuç, hem Türk hem de Kürt şehitler…

    Şunu iyi bilmek gerek, bizler aynı toprakta yıllarca körebe oynadık. Gözlerimiz kapalıydı, ama gönüllerimiz açıktı hep. Aynı okullara gittik, aynı dili konuştuk, aynı düşmanla savaştık hatta. Çünkü hepimizin ardında bulunduğu sınır aynıydı. Peki ‘ne oldu’ da şimdi ardımıza değil, aramıza sınırlar çekiliyor?

    Bu sefer barış dolu,
    sevgiler.



    Birçok nedeni var aslında, ama en büyüğü doğada kendi menfaatini korumaktır. Yalan, yatsıya kadar oyalanırken kendi dünyamızda kurda kuşa yem olmamak için çok iyi bir yöntem gibi gözükse de sonunda dokuzuncu köyden de kovulmamızın ana sebebidir.

    Çekilecek cezayı veya olumsuz sonuçları ‘ertelemek’ için iki dudak arasından çıkan cümlelerin hiçbir değeri yoktur insan maneviyatında. Anlık dürüstsüzlüğün devamlılığı ve ertelenen sonucu size ömür boyu kaybedeceğiniz bir değere kesinlikle mal olacaktır. Bahsi geçen değer belki sevdiğiniz biri, belki en basitinden bir diş ipi olacaktır. Bir önemi var mı?

    Söylemek istediğim, kendi menfaatinizi gözetleyip dürüstlüğü önemsemeden attığınız her adımdan mutlaka birkaçı birinin sırtına denk gelecektir. Birilerinin sırtından elde edilen başarının devamlılığı yalanınızın altındaki kişinin ömrü kadar olacaktır, sizin ömrünüz kadar değil. Evet, günümüz Türkiye’sinde başarılı olabilmek için fedakarlıktan ziyade uyanıklığın ve dalaverenin gerekli olduğunun farkındayım. İstisnalar sağolsun son cümlemi çürütecek kadar bir hayli fazla. Bu kişilerin çalışkanlıkları onları hedefledikleri noktaya az ama öz adımlarla getirmiştir fakat “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” mantığıyla onların da geriye kuru bir bedenden başka bir şey bırakamaları beklenemez.

    Herkesin aklına gelebileceği tek ve en güzel örnek muhtemelen Atatürk olacaktır. Geride bıraktığı sadece bir beden değil, aksine kurduğu her cümle hala ilk günkü gibi canlı. Türk milleti zekidir ve çalışkandır ama dürüsttür de. Atatürk son kısmı eklemeye gerek duymayıp hepimize güvenmiş ama aramızda hala birbirine yalanlarıyla çukur kazmaya çalışan insanlar var.

    İkili ilişkiler, iş ilişkileri ve belki de aşklarda iki taraftan biri eğer yalan söylüyorsa bahsettiğim gibi sonucun olumsuz bir duruma yönleneceği kaçınılmaz gerçek. Bunu bildiğimiz halde bilmiyor gibi davranmamıza gerek yok. Aklınıza geleni, düşüncelerinizin gerçek taraflarını yansıtın, en azından yansıtmaya çalışın. Olduğunuz gibi gözükmeyip başkası olmaya çalıştığınızda size ya birkaç beden büyük gelecektir ya da küçük: sıkılır ya da boşlukta kaybolursunuz. Huzuru yakalamak adına küçük mutsuzlukları göze almak gerekecektir, belki de büyük. Ama huzrun olmadığı bir dünya yarattığınızda elinizdeki paranın / insanın ne tadını alabilirsiniz ne de sonuna kadar yaşayabilirsiniz. Elbette doğru yolun dürüstlükten geçmeyeceğini söyleyecek birileri olacak, başta nefsiniz. O zaman bilin ki, önce kendinize yalan söylemeyi durdurmalısınız.

    Sevgiler.



    Hastanelerde ve benzeri yerlerdeki ‘sessiz olma’ ifadesini ve gayesini anlayabiliyorum fakat halka açık olan herhangi bir yerde sessiz olma çabasını anlayamıyorum. Belki de algılayamıyorum.

    Bu olayda bilinçaltına inilmesi gerektiği aşikar. Çoğu birey çocukluğundan ergenliğe kadar sessiz olma öğüdüyle uyarılır. Mesela misafirliğe gidilen bir evde zıpır zıpır ortalıkta koşturmalar normal kabul edilirken, sevinç ünlemlerini dışarıya vuran sesli ifadeler çocuğun azar işitmenin en büyük sebebi olur. Aynı çocuk okul yıllarında iki kişi konuşurken üçüncü olduğunda ters bakışları üstüne çekmeye başlar. Ders hakkında konuşulsun veya konuşulmasın ‘sessiz ol’ uyarısını her insan almıştır.

    Bunlar dört duvar içindeki sınırlandırmalardı. Ama hayatın büyük bir kısmının geçtiği sokaklarda bile sesinizi çıkarmanın anormal olduğunu düşünüyorsunuz. Mesela sokakta gerisinde kaldığınız bir arkadaşınızın ardından önce kısık sesle bağırıyor, duymazsa biraz daha yükseltiyor, tekrar duymazsa limitinizi zorluyorsunuz. Siz sesinizi duyurana dek arkadaşınız gözden kayboluyor bile. Neden ilk seferde sınırlar zorlanmıyor? Çünkü birileri nedense her şeyden rahatsız olacakmış gibi hissediyoruz. Sokakta bile.

    Geçtiğimiz haftalarda bir dolmuşta otururken, yurt dışından gelen öğrenciler dikkatimi çekti. Biri dolmuşun en arkasında oturuyor, diğeri de en önde ayakta duruyor. Bu iki genç birbirleriyle tüm dolmuşu sağır edebilecek seviyede muhabbet ediyor. Hiç kimse ‘sessiz ol’ ricasında bulunamıyordu. Hayır, bunun yabancı olmalarıyla alakası yok. Çünkü kuzenimle gece 11’de bindiğim tıklım tıklım dolu bir otobüste sadece ikimizin sesi yankılanıyordu. Bu sefer de kuzenim 10 yaşında diye kimse uyarmadı, herkes kulak misafiri oldu istemeyerek de olsa.

    Demek istediğim, toplum olarak iki farklı kavramı ortak noktada buluşturma sorunu yaşıyoruz. Çığlığın sessiz atılması gerektiğini düşünüyoruz, ve aslında ne düşündüğümüzden emin de değiliz. Rahatsız olup olmadığımızı dahi bilemiyor, çıkan sese tepki verecek sesi çıkaramıyoruz. Sesimizin çıkmaması gerektiğini düşünerek büyütülünce, bu kavramı yırtıp kendine özgüven aşılamış insanların haksız tavırlarına karşı gelemiyoruz. Ne söyleniyorsa onu yapıyor olmak istemiyorsak eğer, size ‘sessiz ol’ diyenleri umursamayın, eğer onları rahatsız etmediğinizi düşünüyorsanız. Çünkü başkalarının rahatsızlık seviyesi sizinkiyle uyuşmuyor olabilir. Bu yüzdendir ki çoğu hükümet sesi çıkan toplumla uyuşamaz, farklı düşüncelerin sesi çıktığından dolayı. Güzelim Türkiye’de olduğu gibi.

    Sevgiler.



    Elektrik kokmaya başladı ruhlarımız teknoloji yüzünden. Yıllardır sinsice ilerliyor içimizde, yayılıyor yararlı bir şey gibi gösterip kendini. Kandırıyor yüzlerce, binlerce, milyonlarca insanı. Radyasonu altıncı his olarak algıladığımızdan mıdır bilinmez, kendimizi uzaklaştıramıyoruz kendisinden…

    Küçük yaşlarda başladık bilgisayar kullanmaya. İlk önce oyun oynandığını düşündük sadece, 10 yaşındaydık çünkü. Tomb Raider’ın tüm bölümlerini oynayıp bitirmiştik. Ödevler vardı yapılması gereken, ama ne de olsa ilkokul üçüncü sınıfta yapılmayan ödevin bir zararı olmazdı. Beşinci sınıfta ise öğretmen cetvelinin sızısı dinmeden klavyede unutuverirdik parmaklarımızı. Babamız kızıp bilgisayarın fişini çektiğinde kaçacak başka bir yer vardı: televizyon. Onda bulduk kendimizi, yalnızlıktaki eğlencemizi. Komşular hal hatır sormaya değil, birlikte pembe diziyi izlemeye gelir oldu. 90’lardaki siyah beyaz televizyonlar içimizi karartmaya başladığında renkli televizyonlar hayatımıza renk katıyormuş gibi geldi. Aldık cebimizdeki tüm parayla. Ve elektrikler kesildiğinde her şey normale döndü diye düşünemeden “sizde de elektrikler kesildi mi?” diye bir ses, ahizenin diğer ucunda. Dakikalar süren telefon konuşmaları ahizeden çıkıp mini cep telefonlarına kadar uzadı. Bitmek bilmedi dırdırlar, gereksiz harcamalar. Parayla birlikte kendimizi harcar olduk… Kendi kendimize bir imaj çizdik, teknolojiye paralel olarak. Önce televizyon şart oldu, sonra telefon ve ardından bilgisayar. Bizler sonu gelmeyecek bir şekilde ilerlerken, internet bu üçünü kapsar hale geldi. Gözümüzü kapattığımızda bile renkli bir dünya görür olduk: telefonun ucunda uyuya uzaktaki sevgililer, iş çıkışı kamera açtırmak için can atanlar, arkadaşlarıyla sabahlayana dek oyun oynayanlar, dizisini izlemek için neler olduğunu bile bilmediği haber saatinin bitmesini dört gözle bekleyenler…

    Kendimizi öyle bir yere sürüklemişiz ki, şimdi her şeyi terkedip başa dönebilmek neredeyse imkansız. Telefon gözlerimiz, internet sözlerimiz, televizyon özlemimiz oldu: Kapatılamayan yorgun gözler, söylenemeyen sözler ve saati beklenemeyen sahte kavuşmalar…

    Ne mutlu bu rüyanın içinde olmayıp elle ve elde tutulur mutlulukları yaşayabilenlere. Radyasyondan uzak bu insanların elini öpmenin verdiği huzur bayramlardan taşıp içimize akabilse keşke. Tüm saflıkları, bizim cahiliyet damgasını vurabileceğimiz teknolojiyi bilmemek ve yaşamamak. Şimdi bulunduğunuz yerde etrafınıza bakın ve bir düşünün. Onlar mı “saf” yoksa biz mi?



    3 Haziran 2010′da Kuzey Anadolu gazetesinde yayınlanan köşe yazım:

    Bana göra, toplumu tehdit eden iki insan türü var: “sonradan görme” ve özenti. Tırnak içinde açıklanmayı bekleyen tanım aslında toplumun kendi içinde bu insanlara olan refleksinden ibaret. Bir nevi alıntı yapmış oluyorum haliyle. İşte bu görme yeteneğini sonradan kazanan insanların nirvanaya ulaştıkları anda kendileri olmaktan çıkıp farklı bireylere bürünmelerinin tek sebebi para. Paranın o kadar değerli olduğunu benimsemişler ki yıllarca, öfkeyle kazandıkları parayla eğitimin, sağlığın veya maddiyatla eşdeğer tutulamayacak tüm varlıkların satın alınabileceğini sanıyorlar. Öfkeyle kalkanın zararla oturacağını düşünmeye zaman ayırmadan altın bir kolye takılır ağdadan nasibini almamış göğsün üstüne ve kocaman bir Ray-Ban gözlükle İtalyan modasını takip eden birey oluverirler. Çünkü yıllar önce yanlarından güzel ve şaşalı bir kız burnunu kaldırarak geçip gitmiştir veya yakışıklı ve zengin bir erkek farklarına dahi varmadan başını çevirmiştir. Binlerce örneği daha olabilir bu olayların. Onlar gibi görünüp onları beğenmeme sırası “sonradan görme” insanlarda mı şimdi? Zamanında “hor gören zenginler” tırnağında küçümsedikleri insanlar yüzünden başka bir tırnak altında bilinçsiz tüketici modelini temsil ediyorlar. Afrika’daki bir çocuğun ona verilen kocaman ekmeği tadını almayı düşünmeden 10 saniyede bitirmesi gibi, her şeyi aynı anda tadına varmadan yaşama çabası. Aslında onlarınki, bu çocuğun tüketim anlayışının yanından bile geçemez.

    Yıllar sonra kazandıkları parayla beğenmediklerine bürünen insanların yanında, kendisi olmayı beceremeyen insanların başkası olma çabası ise toplumun bir başka yüzü. Bahsi geçen özenti sıfatına genelde genç yaşta, düzgün bir rol modelden nasibini almamış insanlar talip oluyor. Gün boyunca altyazılarla izledikleri dizilerin karakterlerini veya ellerinde sadece mikrofon varken değer görenleri benimseyip tekdüze insan olmaya çabalıyorlar. Kendi fikirleri sadece şarkı sözleri veya film replikleri; kendi giyinimleri sadece klip imajları veya dizi kostümleri. 16′lık Polat özentileri delikanlılığı Perşembe geceleri perçinleştirirken, 17′lik kızlar neyse ki Behlül’e bayılırken onun listesine girmeye çalışmıyor. Merak etmeyin kızlar için özenti olabilecekleri onlarca yerli ve yabancı sanatçı (!) mevcut. Biri olmazsa iki üç ay sonra diğerini taklit etmeye başlıyorlar. İnsanların bu güç ve ün merakı erken yaşta aileleri tarafından ele alınıp kontrol edilmediği takdirde kendileri olmak yerine başkalarını değiştirip yamama ihtiyacı güdüyorlar. Özgüven kazanılması en zor özelliklerden biriyse aşıyı başkasının eliyle değil, kendi elinizle çocuğunuza vurmanız gerekiyor. Diyelim ki bunu yapmadınız, özenti bir insan topluma niye tehdit olsun ki? Çünkü özenti bir birey kolayca manipülasyon malzemesi olabilir, farklı düşüncedeki insanlara saygı duymak yerine onları düşman olarak algılayabilir, sorulan bir soruya cevap vermek için kendi fikirlerine değil başkalarının fikirlerine başvurabilir. “Sonradan görme” olanlar ise zayıf karakterleri ve değişken yapılarıyla köstek olurlar desteksiz yapıya. Sizce bunların hiçbiri tehdit olarak durmuyor mu?

    Benim gözümde tehdit olarak yer bulan “sonradan görme” ve özenti sıfatlarından birine sahip olmak yerine sıfatsız olmanın daha cazip gelmesi dileğiyle.

    Sevgiler.



    Kuzey Anadolu Gazetesi için yazdığım köşe yazısı:

    10 yılı aşkın bir eğitim serüveninin gereksizliği ve zorluluğu dillerine ilkokul sıralarındayken düşen gençlerin gerek emek terleriyle gerek torpillerle üniversiteye ‘kapak’ atmasını tüm ebeveynlerin derin arzularla istediği aşikar. Öğrencilerden kimileri getireceği paranın hayallerini kurarak popüler meslekleri kimileriyse babasının olmasını istediği mesleği avuçluyor. Peki olması gereken bu mu?

    Bir üniversite öğrencisi olarak etrafıma baktığımda bir elin parmak sayısını geçmeyecek sayıda ideal sahibi insanlar görebiliyorum. Diğerleri ise günü gün etme ve bir an önce diplomayı alıp kısa yoldan para kazanma peşinde. Kendini geliştirmeye ve mezun olmaya çalışırken kendi çizdikleri yolu izlemeye değil de ellerine tutuşturulan hayat haritasını takip etmeye odaklanıyorlar. Başka ne yapabilirler ki zaten?

    Küçük yaşlarda bize yarışmayı öğretiyorlar nedense. Katılmıyorum insanın doğasında var olduğuna. “Sen daha iyisin” diye pohpohlanarak büyütülüyoruz, sebepsizce. Birinci olmak için birbirini ezmeye (namıdiğer geçmeye) odaklı ergenlik döneminin ardından bir de bakmışız ki bencil, para düşkünü, menfaatçi kişilikler olmuşuz, oluşturmuşuz. Aramızda bu rüzgara kapılmayan ve her insanın aslında eşit olduğunun farkına erken yaşta varabilen şanslılar da var. Peki ya çoğunluğa hükmeden diğerleri?

    Geride kalan diğerleri, benim tabirimle ‘şanssız’ sıfatına layık olanlar ise cümlesini alıntı yapmadan kuramayan, çaldığı fikrin altına başarılı olmak adına düşünmeden imza atan ve parayla insanlığı doğru orantılayan insanlar. Ne yazık değil mi?

    Eğer bilmeyenleriniz varsa, üniversitede ‘insan nasıl olunur’ diye bir ders verilmiyor. Evet, ağacın yaşken eğileceğine Türkçe dersinin atasözü örneklerinde rastlayabilirsiniz elbette. Atalarımızın sözleriyle övünmeye bayılan gençlerin aslında dövünmeye başlaması gerekiyor. Elbette genelleme yapmıyorum, yapamam da. Sadece içinde olduğum kuyudan size gördüklerimi tasvir etmeye çalışıyorum. Ne o, karanlık mı geldi bahsettiklerim?

    Demek istediğim, üniversiteye ‘şanssız’ bir donanımla gelen gençlerden kimse bir şey beklemesin. Kimse geleceğin Atatürk’ü olamayacak, kimse ülkemi bağımlılıktan kurtaramayacak. Üzgünüm, arada sesi çıkanlar grup psikolojisinde bastırılıp yok edilecek. Büyüklerin bahsettiği demokrasi (!) de bu değil miydi zaten?

    Sevgiler.