blog anasayfa

  • duyuru (9)
  • emincan ve kamil (10)
  • genel (4)
  • günlük (14)
  • kompozisyon (32)
  • köşe yazısı (10)
  • msn röportajları (5)
  • neriman ile rahmi (2)
  • şiir (11)
  • teknoloji (6)
  • video (8)
  • yemek tarifi (2)
  • Posts Tagged ‘emin buğra saral’



    Hayat demişken… Merhaba diyemiyor ve gözlerinizi açamıyor olsanız bile, hatta ilk çığlığınız yakarış dolu olsa da dünyaya gelmek o an aklınıza gelecek olan son pişmanlık olur.

    Pişmanlık demişken… İlk nefesin ardından yıllar geçince son nefese hayranlık duymaya başlarsınız. Ergenlik yıllarına doğru yol alırken ebeveynlerin en kötü hediyesinin sizi dünyaya getirmek olduğunu düşünürsünüz.

    Hediye demişken… Bahsi geçen dönemlerde ummadığınız bir isyanın doğurganlığı günlerce başından ayrılamayacağınız veya yanınızdan hiç ayırmayacağınız bir hediye olur. En sevdiklerinizden birinden gelmiş olacaktır muhtemelen. Bakış açınız değişmeye başlar bu sefer. Hem sizi sevenlere hem sevdiklerinize değer vermeye başlarsınız.

    Değer demişken… Manevi olgulardan uzaklaşıp maddi olgulara daha çok değer vermeye başlarsınız. Çünkü hayatın öyle olduğunu, nefes alabilmek için oksijene değil oksijen tüpüne ihtiyaç olduğunu düşünürsünüz. Daha iyi yerlere gelebilmek veya daha çok kazanabilmek için çabanızı ikiye, üçe katlarsınız.

    Çaba demişken… Farkedilmek için elinizden geleni yaparken birileri ardınızda kalmak zorunda kalacaktır bazen, ama bireysel başarılarda ise aksine önünüzde veya arkanızda değil, yanınızda olanlar çabanızı takdir edecektir. Sizi istemeyen veya daha katı haliyle çekemeyen insanların bakışlarının hapsinde ödüllendirileceksiniz.

    Ödül demişken… Şimdi hayat hiç başladığı gibi değildir. ‘Bay’ veya ‘bayan’ ile ödüllendirilmiş, zirveye hızla tırmanıyorsunuzdur. Her şey size gittikçe basit gözükmeye başlamıştır ve nefes alış verişiniz heyecanını kaybetmiştir. Zirveye ulaştığınızda paraşütünüz olacak ideallerinizden ödün vermeye başladığınızda bir şeyler değişmeye başlayacaktır.

    Ödün demişken… Eskisi gibi değildir artık hiçbir şey. İdeallerinizden ödün verdiğiniz anda içinizdeki azmi dolarlara hapsetmiş veya elinizdeki dolarları kaybetmiş olursunuz. Tek sebebi içinizdeki birikimi yanlış kullanmak, belki de hiç kullanmamak olacaktır.

    “Ölüm demişken” diyemeden, her şey sona gelmeden başa dönmek zorunda kaldığınızda bu sefer pişmanlığı ailenize olan öfkenizden değil, kendinize olan öfkenizde bulursunuz. Ne yazık ki sizi ödüllendirecek kimse olmayacaktır. Fakat sakız fallarından haber beklemenize gerek yok. Geleceğinizi geçmişe özenecek biçimde şekillendirmeyin. Elinizdekilerin değerini, çabanızla ödün göstermeden bilin.

    Sevgiler.

    [Kuzey Anadolu Gazetesi, sayı 406]



    Birçok nedeni var aslında, ama en büyüğü doğada kendi menfaatini korumaktır. Yalan, yatsıya kadar oyalanırken kendi dünyamızda kurda kuşa yem olmamak için çok iyi bir yöntem gibi gözükse de sonunda dokuzuncu köyden de kovulmamızın ana sebebidir.

    Çekilecek cezayı veya olumsuz sonuçları ‘ertelemek’ için iki dudak arasından çıkan cümlelerin hiçbir değeri yoktur insan maneviyatında. Anlık dürüstsüzlüğün devamlılığı ve ertelenen sonucu size ömür boyu kaybedeceğiniz bir değere kesinlikle mal olacaktır. Bahsi geçen değer belki sevdiğiniz biri, belki en basitinden bir diş ipi olacaktır. Bir önemi var mı?

    Söylemek istediğim, kendi menfaatinizi gözetleyip dürüstlüğü önemsemeden attığınız her adımdan mutlaka birkaçı birinin sırtına denk gelecektir. Birilerinin sırtından elde edilen başarının devamlılığı yalanınızın altındaki kişinin ömrü kadar olacaktır, sizin ömrünüz kadar değil. Evet, günümüz Türkiye’sinde başarılı olabilmek için fedakarlıktan ziyade uyanıklığın ve dalaverenin gerekli olduğunun farkındayım. İstisnalar sağolsun son cümlemi çürütecek kadar bir hayli fazla. Bu kişilerin çalışkanlıkları onları hedefledikleri noktaya az ama öz adımlarla getirmiştir fakat “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” mantığıyla onların da geriye kuru bir bedenden başka bir şey bırakamaları beklenemez.

    Herkesin aklına gelebileceği tek ve en güzel örnek muhtemelen Atatürk olacaktır. Geride bıraktığı sadece bir beden değil, aksine kurduğu her cümle hala ilk günkü gibi canlı. Türk milleti zekidir ve çalışkandır ama dürüsttür de. Atatürk son kısmı eklemeye gerek duymayıp hepimize güvenmiş ama aramızda hala birbirine yalanlarıyla çukur kazmaya çalışan insanlar var.

    İkili ilişkiler, iş ilişkileri ve belki de aşklarda iki taraftan biri eğer yalan söylüyorsa bahsettiğim gibi sonucun olumsuz bir duruma yönleneceği kaçınılmaz gerçek. Bunu bildiğimiz halde bilmiyor gibi davranmamıza gerek yok. Aklınıza geleni, düşüncelerinizin gerçek taraflarını yansıtın, en azından yansıtmaya çalışın. Olduğunuz gibi gözükmeyip başkası olmaya çalıştığınızda size ya birkaç beden büyük gelecektir ya da küçük: sıkılır ya da boşlukta kaybolursunuz. Huzuru yakalamak adına küçük mutsuzlukları göze almak gerekecektir, belki de büyük. Ama huzrun olmadığı bir dünya yarattığınızda elinizdeki paranın / insanın ne tadını alabilirsiniz ne de sonuna kadar yaşayabilirsiniz. Elbette doğru yolun dürüstlükten geçmeyeceğini söyleyecek birileri olacak, başta nefsiniz. O zaman bilin ki, önce kendinize yalan söylemeyi durdurmalısınız.

    Sevgiler.



    Türkiye’nin bilmem yüzde kaçı işsiz ve bu insanlardan milyonlarcası da üniversite mezunu. Gençlerin televizyon röportajlarında yineledikleri ve hükümeti suçladıkları bu cümlenin arkasına sığınmayıp biraz da kendilerini suçlamaları gerektiğini düşünüyorum.

    Birey olarak kendini geliştirmeyip armut piş, ağzıma düş felsefesiyle zamanı kovalayan insanlar genelde ‘amaçsız’ olarak nitelendirilir ve bir baltaya ‘sap’ olamazlar. Bahsi geçen milyonların içindeki gençlerin çoğu bu mantıkla kendilerine bir şey katmamak için direniyorlar. Genelleme yapmadan çoğunluğa değinmek gerekirse eğer, bu gençlerin bazıları gün boyu sağda solda gezinip ‘bön bön’ sana, bana, ona bakınıp duruyorlar. Bu gençlerin başka bir kesmi de uzun uğraşlar (!) sonucu buldukları kafe – kahve gibi mekanlarda sigara paketlerini ekmek niyetine yiyorlar. Merak etmeyin, yine ‘bön bön’ bakış ifadesi yüzlerinden eksik olmuyor.

    Bacaklarını 90 derece açıp sahip olduğu tek nitelikle geviş getirirken “Arkadaşım, Türkiye’de iş yok ki çalışalım, aha görüyorsunuz milyonlarca üniversite öğrencisi işsiz. Devlet bize iş bulsun, okutmayı biliyor ama imkan sunmuyor.” tarzında yakınmaları tekrarlayan bireyler niteliksiz bir elaman olup okuduğu yıllarda da niteliksiz bir öğrenci olmuştur genellikle. Zaten bu insanlar bilerek seçmemişler istedikleri bölümü, ya puanı sadece o bölüme yetmiştir ya başkaları orayı tavsiye etmiştir. Peki ilkokul sıralarında bahsi geçen ‘hedef’ üzerinde yoğunlaşmaya çalışmışlar mı? Malesef hayır.
    Güzelim ülkemde bahsi geçen insanlar masa başında oturup baş sallayarak zengin olma hayalleri kurarken diğer yanda lise yıllarında okulu bırakıp kafasındaki hayalin peşinden koşan insanlar var. Üniversite veya eğitimle kimse hayatını garantiye alamaz, eğer bir yerlerden torpil bulamıyorsa. Bu yüzden yol yakınken kendinize bir hedef belirlemeli ve her ne olursa olsun bu hedef yolunda kendinizi geliştirmelisiniz. Üniversite sadece ufkunuzu genişletecektir, fazla bir şey beklemeyin.

    Diyelim ki kitap okumuyorsunuz veya interneti sadece oyun amaçlı kullanıyorsunuz. Gazeteye de sadece iş ilanları için bakıyorsunuz. Kullanmayı sevdiğiniz ögelerin arasına hedefinize yol gösterecek araçları yerleştirmeyi deneyin. İnterneti kafanızdaki hayali gerçekleştirebileceğiniz üzerine kullanmayı deneyin. Ama farkında olacaksınız ki çok yavaş ilerliyor hale geleceksiniz ve bir yerlere gelebilmek için hızlanmanız gerekecek, araştırmanızı kitaplara ve sokaklara yaymanız zorunlu olacak. Eğer kafanızda bir şey varsa, bir ideal: kesinlikle yılmayın, hemen başlayın.

    Sevgiler.



    Hastanelerde ve benzeri yerlerdeki ‘sessiz olma’ ifadesini ve gayesini anlayabiliyorum fakat halka açık olan herhangi bir yerde sessiz olma çabasını anlayamıyorum. Belki de algılayamıyorum.

    Bu olayda bilinçaltına inilmesi gerektiği aşikar. Çoğu birey çocukluğundan ergenliğe kadar sessiz olma öğüdüyle uyarılır. Mesela misafirliğe gidilen bir evde zıpır zıpır ortalıkta koşturmalar normal kabul edilirken, sevinç ünlemlerini dışarıya vuran sesli ifadeler çocuğun azar işitmenin en büyük sebebi olur. Aynı çocuk okul yıllarında iki kişi konuşurken üçüncü olduğunda ters bakışları üstüne çekmeye başlar. Ders hakkında konuşulsun veya konuşulmasın ‘sessiz ol’ uyarısını her insan almıştır.

    Bunlar dört duvar içindeki sınırlandırmalardı. Ama hayatın büyük bir kısmının geçtiği sokaklarda bile sesinizi çıkarmanın anormal olduğunu düşünüyorsunuz. Mesela sokakta gerisinde kaldığınız bir arkadaşınızın ardından önce kısık sesle bağırıyor, duymazsa biraz daha yükseltiyor, tekrar duymazsa limitinizi zorluyorsunuz. Siz sesinizi duyurana dek arkadaşınız gözden kayboluyor bile. Neden ilk seferde sınırlar zorlanmıyor? Çünkü birileri nedense her şeyden rahatsız olacakmış gibi hissediyoruz. Sokakta bile.

    Geçtiğimiz haftalarda bir dolmuşta otururken, yurt dışından gelen öğrenciler dikkatimi çekti. Biri dolmuşun en arkasında oturuyor, diğeri de en önde ayakta duruyor. Bu iki genç birbirleriyle tüm dolmuşu sağır edebilecek seviyede muhabbet ediyor. Hiç kimse ‘sessiz ol’ ricasında bulunamıyordu. Hayır, bunun yabancı olmalarıyla alakası yok. Çünkü kuzenimle gece 11’de bindiğim tıklım tıklım dolu bir otobüste sadece ikimizin sesi yankılanıyordu. Bu sefer de kuzenim 10 yaşında diye kimse uyarmadı, herkes kulak misafiri oldu istemeyerek de olsa.

    Demek istediğim, toplum olarak iki farklı kavramı ortak noktada buluşturma sorunu yaşıyoruz. Çığlığın sessiz atılması gerektiğini düşünüyoruz, ve aslında ne düşündüğümüzden emin de değiliz. Rahatsız olup olmadığımızı dahi bilemiyor, çıkan sese tepki verecek sesi çıkaramıyoruz. Sesimizin çıkmaması gerektiğini düşünerek büyütülünce, bu kavramı yırtıp kendine özgüven aşılamış insanların haksız tavırlarına karşı gelemiyoruz. Ne söyleniyorsa onu yapıyor olmak istemiyorsak eğer, size ‘sessiz ol’ diyenleri umursamayın, eğer onları rahatsız etmediğinizi düşünüyorsanız. Çünkü başkalarının rahatsızlık seviyesi sizinkiyle uyuşmuyor olabilir. Bu yüzdendir ki çoğu hükümet sesi çıkan toplumla uyuşamaz, farklı düşüncelerin sesi çıktığından dolayı. Güzelim Türkiye’de olduğu gibi.

    Sevgiler.



    Elektrik kokmaya başladı ruhlarımız teknoloji yüzünden. Yıllardır sinsice ilerliyor içimizde, yayılıyor yararlı bir şey gibi gösterip kendini. Kandırıyor yüzlerce, binlerce, milyonlarca insanı. Radyasonu altıncı his olarak algıladığımızdan mıdır bilinmez, kendimizi uzaklaştıramıyoruz kendisinden…

    Küçük yaşlarda başladık bilgisayar kullanmaya. İlk önce oyun oynandığını düşündük sadece, 10 yaşındaydık çünkü. Tomb Raider’ın tüm bölümlerini oynayıp bitirmiştik. Ödevler vardı yapılması gereken, ama ne de olsa ilkokul üçüncü sınıfta yapılmayan ödevin bir zararı olmazdı. Beşinci sınıfta ise öğretmen cetvelinin sızısı dinmeden klavyede unutuverirdik parmaklarımızı. Babamız kızıp bilgisayarın fişini çektiğinde kaçacak başka bir yer vardı: televizyon. Onda bulduk kendimizi, yalnızlıktaki eğlencemizi. Komşular hal hatır sormaya değil, birlikte pembe diziyi izlemeye gelir oldu. 90’lardaki siyah beyaz televizyonlar içimizi karartmaya başladığında renkli televizyonlar hayatımıza renk katıyormuş gibi geldi. Aldık cebimizdeki tüm parayla. Ve elektrikler kesildiğinde her şey normale döndü diye düşünemeden “sizde de elektrikler kesildi mi?” diye bir ses, ahizenin diğer ucunda. Dakikalar süren telefon konuşmaları ahizeden çıkıp mini cep telefonlarına kadar uzadı. Bitmek bilmedi dırdırlar, gereksiz harcamalar. Parayla birlikte kendimizi harcar olduk… Kendi kendimize bir imaj çizdik, teknolojiye paralel olarak. Önce televizyon şart oldu, sonra telefon ve ardından bilgisayar. Bizler sonu gelmeyecek bir şekilde ilerlerken, internet bu üçünü kapsar hale geldi. Gözümüzü kapattığımızda bile renkli bir dünya görür olduk: telefonun ucunda uyuya uzaktaki sevgililer, iş çıkışı kamera açtırmak için can atanlar, arkadaşlarıyla sabahlayana dek oyun oynayanlar, dizisini izlemek için neler olduğunu bile bilmediği haber saatinin bitmesini dört gözle bekleyenler…

    Kendimizi öyle bir yere sürüklemişiz ki, şimdi her şeyi terkedip başa dönebilmek neredeyse imkansız. Telefon gözlerimiz, internet sözlerimiz, televizyon özlemimiz oldu: Kapatılamayan yorgun gözler, söylenemeyen sözler ve saati beklenemeyen sahte kavuşmalar…

    Ne mutlu bu rüyanın içinde olmayıp elle ve elde tutulur mutlulukları yaşayabilenlere. Radyasyondan uzak bu insanların elini öpmenin verdiği huzur bayramlardan taşıp içimize akabilse keşke. Tüm saflıkları, bizim cahiliyet damgasını vurabileceğimiz teknolojiyi bilmemek ve yaşamamak. Şimdi bulunduğunuz yerde etrafınıza bakın ve bir düşünün. Onlar mı “saf” yoksa biz mi?



    3 Haziran 2010′da Kuzey Anadolu gazetesinde yayınlanan köşe yazım:

    Bana göra, toplumu tehdit eden iki insan türü var: “sonradan görme” ve özenti. Tırnak içinde açıklanmayı bekleyen tanım aslında toplumun kendi içinde bu insanlara olan refleksinden ibaret. Bir nevi alıntı yapmış oluyorum haliyle. İşte bu görme yeteneğini sonradan kazanan insanların nirvanaya ulaştıkları anda kendileri olmaktan çıkıp farklı bireylere bürünmelerinin tek sebebi para. Paranın o kadar değerli olduğunu benimsemişler ki yıllarca, öfkeyle kazandıkları parayla eğitimin, sağlığın veya maddiyatla eşdeğer tutulamayacak tüm varlıkların satın alınabileceğini sanıyorlar. Öfkeyle kalkanın zararla oturacağını düşünmeye zaman ayırmadan altın bir kolye takılır ağdadan nasibini almamış göğsün üstüne ve kocaman bir Ray-Ban gözlükle İtalyan modasını takip eden birey oluverirler. Çünkü yıllar önce yanlarından güzel ve şaşalı bir kız burnunu kaldırarak geçip gitmiştir veya yakışıklı ve zengin bir erkek farklarına dahi varmadan başını çevirmiştir. Binlerce örneği daha olabilir bu olayların. Onlar gibi görünüp onları beğenmeme sırası “sonradan görme” insanlarda mı şimdi? Zamanında “hor gören zenginler” tırnağında küçümsedikleri insanlar yüzünden başka bir tırnak altında bilinçsiz tüketici modelini temsil ediyorlar. Afrika’daki bir çocuğun ona verilen kocaman ekmeği tadını almayı düşünmeden 10 saniyede bitirmesi gibi, her şeyi aynı anda tadına varmadan yaşama çabası. Aslında onlarınki, bu çocuğun tüketim anlayışının yanından bile geçemez.

    Yıllar sonra kazandıkları parayla beğenmediklerine bürünen insanların yanında, kendisi olmayı beceremeyen insanların başkası olma çabası ise toplumun bir başka yüzü. Bahsi geçen özenti sıfatına genelde genç yaşta, düzgün bir rol modelden nasibini almamış insanlar talip oluyor. Gün boyunca altyazılarla izledikleri dizilerin karakterlerini veya ellerinde sadece mikrofon varken değer görenleri benimseyip tekdüze insan olmaya çabalıyorlar. Kendi fikirleri sadece şarkı sözleri veya film replikleri; kendi giyinimleri sadece klip imajları veya dizi kostümleri. 16′lık Polat özentileri delikanlılığı Perşembe geceleri perçinleştirirken, 17′lik kızlar neyse ki Behlül’e bayılırken onun listesine girmeye çalışmıyor. Merak etmeyin kızlar için özenti olabilecekleri onlarca yerli ve yabancı sanatçı (!) mevcut. Biri olmazsa iki üç ay sonra diğerini taklit etmeye başlıyorlar. İnsanların bu güç ve ün merakı erken yaşta aileleri tarafından ele alınıp kontrol edilmediği takdirde kendileri olmak yerine başkalarını değiştirip yamama ihtiyacı güdüyorlar. Özgüven kazanılması en zor özelliklerden biriyse aşıyı başkasının eliyle değil, kendi elinizle çocuğunuza vurmanız gerekiyor. Diyelim ki bunu yapmadınız, özenti bir insan topluma niye tehdit olsun ki? Çünkü özenti bir birey kolayca manipülasyon malzemesi olabilir, farklı düşüncedeki insanlara saygı duymak yerine onları düşman olarak algılayabilir, sorulan bir soruya cevap vermek için kendi fikirlerine değil başkalarının fikirlerine başvurabilir. “Sonradan görme” olanlar ise zayıf karakterleri ve değişken yapılarıyla köstek olurlar desteksiz yapıya. Sizce bunların hiçbiri tehdit olarak durmuyor mu?

    Benim gözümde tehdit olarak yer bulan “sonradan görme” ve özenti sıfatlarından birine sahip olmak yerine sıfatsız olmanın daha cazip gelmesi dileğiyle.

    Sevgiler.



    konser ve konserve kelimeleri arasında bir akrabalık var mı? tüm sorular emincan’ın gankası tarafından cevap buluyor. löl.



    Bu yazıda ben varım, ama benim cümlelerimle değil. Başkalarının hayatında Emin Buğra Saral‘ın yeri nedir diye merak edenler için, msn‘de çoğunlukla gerçek hayattan tanıdıklarıma sordum: “Emin Buğra Saral’ın hayatındaki yerini en fazla üç cümleyle yazabilir misin?” diye. Kimi kale bile almazken bu soruyu, kimileriyse içinden geleni objektik olarak yansıtabildi. Şu an aklına bi şey gelmediğini söyleyenlerin ise sayısı bir hayli fazla.

    30 insanın kendi sözleriyle, onların hayatındaki yerim:
    “Deli dolu acayip kıyak bir vatandaş. Biz ona ‘deli Emin’ diyoruz. Ailecek izliyoruz.”

    “Kendisiyle Netlog denen iğrenç bir sitede tanışmıştık, benim arkadaşlık teklifi yolladığım/mesaj attığım/sataştığım az sayıda insandan biridir ve bunların hepiciği gibi uzun yıllardır görüşüyoruz. ÖSS döneminde birlikte ders çalışalım filan gibi olaylara girip hayalkırıklığına uğrattığım neşeli, enercik filan bir insandır. Sofi çocuklarıyız fekat o seksomanyak bense alkoliğim.”

    “Hayatımda tanıdığım en çılgın ve en yaratıcı insanlardan biri.”

    “Sen benim için çok değerlisin Emin, valla bak. Dürüstsün, insanları yargılamıyosun, beni önemsediğine de inanıyorum. Bi de kardeş olarak kayıtlıyız benim de hiç kardeşim yok malum o boşluk doluyo bak :P”

    “Senden ne kaçabilcek yürek ne de sana yaklaşabilcek kadar cesaretim var.”

    “Scheme’den F’i görüp D’yi almak kadar.”

    “O bir ebs, her bir fotoğrafı olay, her bir yorumu skandal! Coderlığı, projelere yaptığı asi çıkışlarının yanısıra yardımseverliğiyle de göz dolduruyor.”

    “Ben senden ne zaman yardım istesem hiç reddetmedin. Ondan dolayı benim için değerlisin ama kişiliklerimiz ve yaşadığımız hayat birbirinden çok uzak. Benim için inanılmaz garipsin. Keşfetmek isterdim :D”

    “Vefakar, rahmetli.info, Laz.”

    “Bazen iyi bir dost, bazen dayanılmaz bir diş ağrısı gibi.”

    “Zeka ve geyiğin php diliyle kodlandığı, ukalalığını ehlileştirmesi durumunda pek daha hızlı ilerleyecek Zat-ı Muhterem kişisi.”

    “Hafif dengesiz. Genelde boş işlerin adamı. En önemlisi adam gibi adam ve dost.”

    “”Kötüden geri kalan.”

    “Adam gibi insan.”

    “Öylesine bir insan işte aq.”

    “İyi dostlarımdan birtanesi.”

    “Düşüncelerindeki incelikle zeki, yeri geldiğinde ciddi ve komik olmasını bilen, özgür karakterli bir genç.”

    “Emin Buğra Saral adı bile beni güldürmeye yetiyor :) Yaratıcı olması ve yaptıklarında çok iyi olması onu iyi bir yere getirecek. Hatta bir Talk Show yapsa tutar diye düşünüyorum :)”

    “Emin Buğra Saral her zaman işim düşen, sabırla cevap veren birisin. Benim için edebiyatım zayıftır ama benim hayatımda kurtarıcım olarak diyebilirim, çalıştığım zamanlarda.”

    “Bazen kendi kafasında oluşturup da inandığı şeylere takılı kalmasa aslında kendisinden başkasına zarar vermediğini görebilecek kapasitede bir herif ama inatla bunu yapmaktan da garip bir zevk alıyor. Kendi hayatına göre belli bir duruşu olan ama bu duruşun içini doldurmak içinde elinden geleni yapan, ama yeri gelip de zor bir duruma düştüğünden ilk vazgeçtiği kendisi olan bir insandır Emin.”

    “Rahatsız.”

    “Am. Göt. Meme. :D”

    “Bilgisayar ve Apple hakkında sorun yaşadığımda ilk danışacağım, tiyatro sebebiyle fazla bir medeni cesareti olan Tranzonsporlu kişilik.”

    “Okula yeni geldiğim zaman ilk o vardı yanımda. Her sorunuma koşmaya çalıştığı için hep güven verdi. Ve şimdi o hala yanımda, iyi ki varsın Emin Buğra Saral!”

    “Bazen tek bi hareketinle bütün moralimi altüst edip sorasnda tek bi hareketinle gönlümü alıyosun:D Nasıl başarıyosun bilmiyorum:D Benim en ilginç arkadşım olduğun kesin.”

    “Bu sanalda tanıyıp da öz kardeşim gibi sevdiğim tek insan. Hayat şartlarında ayrı olsak da onun yeri bir başka ve ona ablalık yapamasam da dualarım hep onunla. Bu sanalda kıskandığım tek kişi de diyebilirim (tabi önceden :p)”

    “Dengesizlik. Hayal kırıklığı. Ama her şeye rağmen seni tanıdığım için mutluyum çok.”

    “Asla önceliklerini doğru sıralayamayan ve sürekli pişmanlık içinde yaşayan bir adam. Benim için değerli ama inandırıcılığını kaybetti samimiyeti konusunda.”

    “Sıradışı. Deli. Komik. Bir de iltifat ediosun bol bol moral veriyo :)”

    “Yüz yüze gayet samimi ama mesafe girince çabuk soğuyabilen bi karekter.”

    Hangi cümleyi kim yazdı bilmesek de, her kimseniz alfabetik sıraya girin uleyn!:
    Akif Mete, Ali Saral, Asım Recep Büyük, Banu Kurtkaya, Belde Küçükyılmaz, Büşra Gizem Güvensoy, Deniz Tolga Balta, Dursun Yıldırım, Enver Engin Karalar, Fatih Turan, Fatih Ünal, Fulya Yeşiltaş, Harika Özhalepli, Hande Kural, Hasan Basri Çelebi, Hilmi Emre Efendioğlu, İsmail Erdem Sırma, Kıymet Duru, Merve Bayram Çavuşoğlu, Merve İncekabak, Merve Sümeyye Öztürk, Orhan Can Ceylan, Roza Gizem Kamiloğlu, Semra Kapıcıoğlu, Songül Gümüş, Talat Berk Afşin, Tayfun Arslantürk, Tansu Gencel, Tuğçem Yalçın, Yenal Saral

    Peki, ya ben ne düşünüyorum?:
    Bu cümlelerin hepsini kendim bir kompozisyon halinde yazsaydım eğer muhtemelen hayatımın özetini çıkarmış olurdum. Laz olduğumun düşünülmesi dışında tabi, gayet Türk’üm :) Kimileri için bir Scheme’den ibaret olmak, kimileri için sorularının cevap noktasında durmak, kimileri için ilkyardım çantası olmak, kimileri için muhabbet arkadaşı olmak bir yana, beni mutlu eden tek şey birkaç cümlede dost diye anılmak. Objektif yorumlarından dolayı üstte adı geçen herkese teşekkür ediyorum…

    Ben de ismimle bu listede olmalıydım, “hayatımda yerin ve hakkında düşüncelerim var” diyorsanız e-posta adresim emrinize amade: ebs@rahmetli.info