
Kapıdan içeriye süzülen ışık yine aynı şiddette odayı aydınlatıyor. Yataktaki battaniye sayısı değişmedi aslında, ama yatakla birlikte içimin sıcaklığı gittikçe azalıyor. Yine aynı şekilde tavana bakıyorum, kıpırdamadan. Uyurken bile bu ölümsüz ruh halime bürünemediğimi onlarca kez duymuşumdur. Uyurken bir sağa, bir sola dönüp duran koca popolu bir insan olmak yüzümde tebessüm yaratsa da, gücel değilim ki gurur duyayım bununla. Birkaç metre uzaklıktan kulağıma gelen hafif bir müzik sesi beni tekrar kendime getirirken anılardan uzaklaştırıp, bir şeylerin eksik olduğunu hissediyorum.
Fiziksel bir temas değil eksik olan muhtemelen, öyle olsa en çığlıklı olanları tekrar tekrar yaşadım. Tekrar yaşamak istediğim ise gözle görülür, elle tutulur, saatlerce dudağından öpülür bir şey değil. Aksine, sadece hissedebileceğim bir duygu. Hissettirenler oldu zamanında, hissettirmek isteyenlerle birlikte. Şimdiyse hissetme çabası içinde geçmişin kokusunu üstümden atmaya çalışıyorum. Farklı insanlarla farklı duşlara giriyorum. Her biri kendi parfümünü, kendi üzerine sürüyor. Ben yine çırılçıplak kendi halimde aynaya bakarken buluyorum kendimi, onlar süslenip püslenirken. O odaları terkederken bir kazak, bir pantolon ve bir de aklımdaki senle kapıyı üstüne örtüyorum.
İki paragrafın üstüne onlarca hayal, yüzlerce fikir, binlerce özlem eklenebilir. Ne benim ömrüm yetecek bu uzun hesaplaşmaya ne mutlu olabileceğim ömrüm bitene dek. Hem, mutlu olmak adına, istediğim gibi biri olması için kimseyi zorlayamam, bu yüzden kaçmak gerek tutsaklıklardan. Bağlamamak ve bağlanmamak elde değil insanın doğası gereği. Bir saç teli bile bağlı olsa o kimseye, koparırken tırnağın etten ayrıldığını hissetmemek de imkansız. Bu yüzden, tekrar, “sevmeyin beni” güzel insanlar.
Not: Ne ilginç bir ironidir ki, “sevmeyin beni” adlı yazıda gösterilen orta parmak beni temsil ediyor olduğundan mı bilinmez; şu an bandajlı ve feci sızlar halde…
Foto: Sxc.hu